Yazılar Hüzün Adrese Gelir

Hüzün Adrese Gelir

Hayata ilk merhabamız bile canhıraş bir çığlıktır… Ağlayarak başlıyoruz hayata. O yüzdendir gözlerimizin sürekli nemli, bakışlarımızın mahzun oluşu…

Benzemeyiz başkasına. Biz bize benzeriz. Bir çocuk boynunu bükse, acının akkordan tezenesi gönül sazımızın bam teline dokunur; mutsuz gelinin gülümsemeyle gizlediği hüznü, hüzzam bir şarkı gibi yüzünden okunur…

Türkümüz, gönül künyemizdir. Sesimiz, hançer gibi yırtar da hançeremizi; dışımızdan görünür içimiz… Gönül gözüyle bakanlar, görürler kalbimizdeki koru, ruhumuzdaki anaforu… Biz hangi türküyü söylersek söyleyelim, türküler bizi söyler…

Anlatamayız meramımızı dosta-düşmana. “Uzun hikâye” der geçeriz. Sonra da, bir “uzun hava”yla salarız parçalı-bulutlu bir havaya gönül yangınımızı, hasretimizi, isyanımızı… Derdimizi deryaya döker, telli turnaların kanadına takarız sevgiliye göndereceğimiz selamı…

Durup dururken ağlamak isteriz… Neden mi? Nedenini bilebilsek hiç ağlar mıydık gülmek dururken? Kim bilir? Belki de geleneğimizin gereğidir ağlamak…

Yetişme ve hâlâ yetiştirme tarzımız bu… Gülmek hafifliktir bizde. Gülene iyi gözle bakılmaz. En azından “çok gülen delinin akıllanamayacağına” inanırız… Oysa ağlamak “iyi”dir. Derdini, acısını, özlemini, öfkesini ve isyanını içinde tuta biriktire, bir volkan gibi patlamak üzere olan “ezilmiş” veya “horlanmış” birine “ağla, açılırsın” demez miyiz?..

Ağzını açmasına izin vermeden, tüm soru ve istekleri içlerinde hapsedilmiş çocuklar; ileride kavuşacağını umut ettiği mutluluk uğruna sesini suskunluğa düğümleyip kaynana kahrına katlanan gelinler; “kör olası hânede evlâd ü ayal var” deyu, uğradığı haksızlığı hıçkırık gibi hançeresinde eriterek, mızrak gibi bedenini yamuk âmirin huzurunda yay gibi eğmek zorunda kalanlar ağlasalar açılırlar mı dersiniz?..

Açılmak… Ağlayarak açılmak…
İki damla gözyaşı, iki kırık hıçkırıkla açılabilseydi insan; mutluluk gemileri yüzerdi gözyaşı denizinde… Ama açılmıyor, açılamıyor zulüm zindanının paslı prangaları yüreklerin bileğinden… Ondandır sabahların suskunluğu ve akşamların hüznü…

Yarını düşünür hüzünleniriz. Uğunur umudumuz benzi solmuş bir belirsizliğin şiltesinde yüzükoyun… Kara bahtın karakışında bir cemre beklenir umut takviminde belirecek. Baharın özlemi tutuşur gönüllerde. Ne yazık ki, takvimden kopan ilk yaprakta boşalır zemherinin zembereği… Etekleri çamurlu sarışın bir ikindi; “bahara ermedi mevsim, hazan olup gidiyor” ağıtıyla geçip gider. Düşürdüğü mendile düğümlediği bir topak hüzün kalır…

Bugünü yaşayamamanın hüznüyle sararır umutlar. Oysa hayat yaşanası… Yaşamak isteğiyle çarpar yürek. Oysa çarpması yetmez yüreklerin. Yaşayabilmek için taş gibi katı, kan yerine kin pompalayan yürek gerek… Bu düşünceyle ezilir gönüller, neşe alır gider başını, umut burcunda solan sapsarı bir hüzün kalır…

Düne yaslanır düşünceler. Özlemler tarar zülfünü geçmişin aynasında anıların… Sararmış resimlerden, unutulmuş isimlerden, ne olduğu belli olmayan cisimlerden özge bir şeye rastlanabilinmez…

Yarınlar, çok bilinmeyenli birer denklem. Bugünün gökyüzü, bilinmez yarınların endişe bulutlarıyla kapalı. Dün, bir daha dönülemeyecek sıladır… Çarp, böl, çıkar, topla; elde var hüzün… Bu tren, rayların bittiği yere kadar gider…

Hüzün, anlatılmaz bir tadın adıdır Anadolu’da. Biber acısı gibi… Yakan, sızlatan, terleten; sonra da özge bir lezzet, garip bir rahatlık veren…

“Melâl” ve “hüzün” her dem “âşina” olduğumuz iki özel duygudur. Bir şahin pençesi gibi oyar içimizi sevgilinin mahzun bakışı. “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” der Ahmet Hâşim. İşte öylesine ruhumuza işlemiştir hüzün ve melâl nesiller boyu…

Bakışlarımız hüzünlü, türkülerimiz hüzünlü, öykülerimiz hüzünlüdür… Okuyan hüzünlüdür, yazan hüzünlüdür; bağlama hüzünlüdür, ozan hüzünlüdür; bahar hüzünlüdür, hazan hüzünlüdür… Ezelîdir hüzne âşinalığımız bizim…

“Bir seher vaktinde indim bağlara/ Öter şeyda bülbül gül yârelenir…” (Âşık Daimi)
Dedim ki bülbül-i şeydaya; “Hazır rastlamışken sana, şöyle hüzünle bir çile ki, melâli anlayıp mahzun olalım…”

Güldü bülbül-i şeyda. Gülüşü hüzünlüydü…
“Yetmez mi musâb olduğun bunca devâhi?” dedi. “Neşeyi koydunsa bul, sevinç sahrada serap… Yürü git işine bre akılsız adam! Hüzün adrese gelir…”